Mutlak galibiyetin sorusu: Hangisi hepimizi mutlu eder?
- Figen Denli
- 19 Mar 2018
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 20 Mar 2018
Bilen bilmeyenin eşeğidir, onu sırtında -kendisiyle birlikte- ileri taşır. Çoğumuza tartışmasız makul gelen bu durum, şüphesiz ki metafor olarak bile masum ve saf bilmeme hâli için geçerli. Aç ve açık gözlü "bilmeme" hâlini ileriye taşımanın; önündeki otu ardındaki muammaya rağmen yiyenin eşeği olmayı sürdürmek anlamına geldiği de düşünülmeli kesinlikle.
Ağır gelmesin mi aç karnını tok gönlüyle besleyen terazinin kefesinde?
Ağır gelmesin mi insanca yaşamaya çalışırken sırtına saplanacak kazıkları alın teriyle bilediğini fark edemeyenlere, alayın bu kadarı? Suç paranın mı?
Para nedir?
Kamçısı borç olmayanın, gururunun koynunda aç yatma seçimi mi?
Harcama nedir bilmeksizin eldekini katlaya katlaya ve fakat sıkıntıdan patlaya patlaya, gülünç gösteri(ş)lerle topladığı alkışlardan sonra bir de el etek öptürme biçimi mi?
Para, gönül gözünün görüşü gibi parlatabilir mi hayatın kontrasını? Hele ki siyah beyaz fotoğrafların ruhundan yükselen sesleri bastırma amacı taşımaktaysa… 'Adım'ın pahası artar mı alt tarafı delik ayakkabısıyla başı dik yürüyenin önüne geçerken atılmaktaysa?
Tepeden bakılınca hangisi yakından parlıyor olur?
Adımdaki paha mı; pahadaki adam mı?
Paha nedir?
“Daha”nın gayrimeşru çocuğu mu, babası mı? İnsanın ölçülebilir şeyler arasında kıyasa hapsedilmesine, toplum için tıkıldığı mutsuzluk kodesinde anlayamadan geçip göçen kısacık zamanını dışarıdan seyretmesine; eğitim zaiyatı olalı beri yedikçe yediği, yedikçe acıktığı ve artık bir türlü doyamadığı kamçıya bağımlık hissetmesine sebep olan dünya algısı mı? Dahası mı?
“Daha” nedir?
Belirli bir ihtiyaç olmadığı hâlde, ihtiyaç olmayışına itimat edememe hâli mi? Kelimenin kendisi kadar basitçe sorsak, ruhsal obezite olabilir mi?... Peki nasıl yakalandık sizce bu bir türlü kabul edemediğimiz için tanımı, teşhisi ve tedavisi olmayan "X" kadar gizli hastalığa?
Bebekken; altımız kuruyken, karnımız tokken, gazımız ve uykumuz yokken ve elbette hasta değilken, ağlıyor muyduk? Gülüyorduk ve herkesi sırf güldüğümüz için güldürebiliyorduk. Bazen dikiyorduk gözümüzü bir yere, nereye bakıyorsak oraya baktırıyorduk. Bırakıldığımızda kendimize, gözlerimiz fıldır fıldır, bir olduğumuz her şeyle teker teker tanışıyorduk. Seyrediyorduk sesleri, gördüklerimizin melodisini dinliyorduk. Yeşil hapı içmiş gibi çözüyorduk evrenin şifrelerini. Sanırım melekleri görüyorduk o zamanlar; aniden donup kalışlarımızdan sonra elmas gibi parlayan gülüşlerimizin, etrafa büyük patlama gibi saçılan sevincimizin başka açıklaması var mıydı sizce?...
“Daha” yoktu o zamanlar lugatımızda. Yedikçe yemek, sahip oldukça dahasını istemek, ihtiyaç olmadığı halde; istemek, istemek, istemek... yoktu. Her şeyle birdik; güce bak!
Düşünüyorum da, galiba büyümek; gücümüzün kontrollü kategorize edilebilmesi için dehamızın küçültülmesi demek...
Deha neydi?
Maalesef bu kelimenin taşıdığı anlamı bile, içinde yaşadığımız dönem ve düzlemdeki karşılığıyla konuşabilecek zekanın da gerisinde kalıyoruz. Keşke kalmasak. Bir an dursak ve geriye gitmeye çalışan zekamızı da durdurup yüksek bir farkındalıkla desek ki ona: Yanlış yoldasın!
Peki yanlış neydi?
Basit fakat sosyolojik örnekleme açısından boş fenomen kazanında dip yakıcı seviyelerde kaynayan şu mizah anlayışını kerte alacak olursak; doğru oturup eğri üzerinde konuşamayacak hale gelmek olabilir mi? Soğuğu sıcağı şikayet bahanesi olan "hava" algılamaları olabilir mi? Saçmalıkların da daniskaları peşinde koşarak kaybettiği zamanı bir de kaybettirmeye çalışanlar dahil olabilir mi bu kavrama? O halde şuursuzluk, karanlığa gönüllü hizmet demek olabilir mi? Hele ki içeride negatif yayın itilimi varsa...
Doğrusu; bu ve benzeri konulara artık farklı açıdan bakmamız gerektiği. Dünyaya ve tüm canlılara aynı anda etki edebilen her kanat çırpışının, yani her jestimizin, artık hayatlarımıza biraz da neşe katması gerektiği.
Karşılaşılabilecek en büyük zorluğa rağmen gözünü uzaya, bilime, bilinmeyeni bilmeye dikmekten vazgeçmeyip dünyaya katkısı büyük dahilerden, yüzyılın en özel insanlarından birini kaybettik geçtiğimiz hafta. Ali babanın çiftliği ile yıldızlara uzanan bu görkemli yolun arafındaki boşlukta kalmaktan memnun olanlarlar sayesinde de çoğumuz eşekliğimize biraz daha doyduk. Oksijen ve deha aynı anlamı taşımak üzere. Neredeyse (yapay olmayan) zeka da öyle...
Öte yandan, sekiz ay sonra seksen yıl olacak, bizlere aleyhinde konuşma özgürlüğü dahil başımızı dik tutabildiğimiz bu toprakları miras bırakan baş dehamızı kaybedeli. Tarih yazamadı başka coğrafyalarda böylesi bir onurla kazanılan zaferleri. Bedeli yok sahip olduğumuz bu mirasın. Tıpkı payına düşmüş olanı bile hak edebilme duygusuyla çalışan, dünya yaralarını saranlarla ortak faydalarda buluşan ve çığırtkanlıktan köşe bucak kaçışan o adını sanını bilmediğimiz gönlü dev insanların bedelinin olmayışı gibi.
İnsan; ihtiyacından fazlasına sahip olma hırsı yüzünden ruhunu kullanım dışı bırakarak, sadece kendisine ve yakın çevresine değil, bütüne yansıyabilecek zararların peşinde başı kesik tavuk gibi koşuştuğunu fark edemeyebiliyor. Fakat bu öyle bir bütün ki, gerektiğinde kişiye özel ek derslerle, rağmenleri dahil ederek gözetiliyor.
"Dinginliğin Gücü" adlı kitabında Eckhart TOLLE: "Farkındalık temeline dayanmayan düşünme, yalnızca kişinin kendi çıkarlarına hizmet eder ve işlevsiz hale gelir. Bilgelikten yoksun kurnazlık, son derece tehlikeli ve yıkıcıdır." demişti.
Dikkatli bakınca görülebilir; hangi duyguyu veya kişiyi, nereden nereye, hangi amaç veya uyanış için taşımakta olduğumuzun farkındalığı dahil bu uyarıya.
Figen Denli









Yorumlar